Kategori arşivi: Gezi

Alt tarafı bir yağmurluk mu?

Bazı eşyalarım vardır, derinden bağlıyımdır. Mesela ilkokuldayken giydiğim pembe şortumla bluzum. Annem çok eskidiler diye bana söylemeden atmıştı. Acısı hala içimdedir.

Sonra meşhuuur yeşil şemsiyem ki  artık onunla ilgili hikaye anlatmayacağım yenileri yaşanmadıkça 😉

Sonra mesela evdeki  dört ayaklı, uzun tırnaklı canlı yüzünden delik deşik edilen pijamam. Direndim yedi sene atmadım hatta öyle delik deşik giydim ama artık sonunda cam bezi oldu. Oldu ama yine de bir parçasını kestim sakladım.

Rahatsız mıyım? Belki. Ama ya normal olsaydım;)

İşte bu aşırı sevdiğim, derinden bağlı olduğum eşyalarımdan biri de yağmurluğum.

Uzuuun seneler aradıktan sonra kendisiyle yollarımız Barcelona’da kesişti. O da Çin’den gelmiş üstelik. Doğum yeri orası ama korkmayın covidden seneler önce doğup kapağı Avrupa’ya atmış. Aslında ben kendisini alıp buralara getirmeseydim muhtemelen Avrupa’da kalmaya devam edecekti. Her neyse anlayacağınız birlikte maceralarımız Barcelona’da başladı.

Çoook keyifli bir Figueres ve Dali gezisi yaptık birlikte. Tabloların, evindeki ilginç eşyaların ve Gala’yla Dali’nin arasında süzüldük birlikte huşu içerisinde.

 

 

Oradan Girona’ya geçtik. Eiffel köprüsünden yürüdük o suya yansıyan rengarenk evlere bakarak… Arnavut kaldırımı taşlarında yürüyüp şehrin girişindeki maymunun totosunu avuçladık birlikte ki bu toto avuçlamak nerdeyse bir gelenek olacak aramızda 🙂

 

 

Birlikte Montserrat’a bile çıktık. Hani şu manastır olan dağ. Hani Dan Brown’un Başlangıç romanında bahsettiği manastır.  Tamam biraz üşüdük orada ama yine de iyi idare ettik.

 

Sonra, kendisini bir bavula koydum ve İstanbul’a doğru yola çıktık. Benim şehrimde de bana eşlik edip anılarıma ortak olmaya devam etti. Mesela kedimiz Tequila’yı birlikte doktora götürdük bize veda etmeden birkaç ay evvel…

 

 

Arada başımızı alıp şehirde minik kaçamaklar yaptık birlikte Şile’ye gittik mesela. Adaya? Adaya hiç gitmedik bakın şimdi şu an bu yazıyı yazarken bunu fark ediyorum. İlk yağmurda giyip adaya da gidelim…

 

Sonra ikinci evime  İzmir’e Foça’ya gittik. En sevdiğim kapıyı gösterdim ona.

 

 

Bir de rengarenk bir papağanla dost olduk.

 

Sonra yine birlikte bastık Balkanlara gittik. Orada kendisine yüklediğim görev yağmurdan korumaktan ziyade beni ısıtmasıydı. Hem yer kaplamamalı hem ağır olmamalı hem de mevsim gereği ısısı bana yetmeliydi.

Kendisine ilk olarak Tribinje’de ihtiyaç duydum ki gecenin köründe ağır sarhoş bir halde otelimizi bulduk. Baya baya elimizle koymuş gibi bulduk ama bence kendisi yanımda olmasa bulamazdım;)

Sonra Saraybosna’ya geçtik.

Bir tramvay var. Aynı hat üzerinde senelerdir çalışan… Savaş boyunca da çalışmış. Ve önünden geçtiği iki yüksek binaya yerleşen keskin nişancılar telsizle iddiaya girerlermiş. Sol tarafta cam kenarında ön sırada  oturan yeşil yağmurluklu kadını vuramazsın/vurursun. Bir şişe viskisine belki… İşte o tramvaya bindik. O iki yüksek binanın önünden geçtik birlikte…

Aynı tranvay, aynı hat, aynı binalar… Yeşil yağmurluğumla o camın önünde otururken sol tarafta ön sırada cam kenarında oturan yeşil yağmurluklu kadın deyivermiştim…

 

Sonra yine birlikte Belgrad’a geçtik. Soğuk bir havada ısıtma görevi onundu. Layığıyla da bu görevi yerine getirdi.

 

 

 

 

Sonra sonra yine bavul yolu göründü kendisine. Hop Prag’da aldık soluğu. Pek yağmadı yağmur. Hava da genelde ılıktı. Çok ihtiyacım olmadı kendisine. O nedenle sadece otogarını gördük birlikte. Esenler ile kıyaslayınca şoka girdik düzenini, temizliğini görüp.

 

 

Ve belki de en etkilendiğimiz şehirlerden birine gittik birlikte. Chesky Krumlov. Unesco’nun koruma altına aldığı Dünya Miraslarından bir küçük kasabacık. Şansımıza deli gibi yağmur yağdı. Sayesinde hiç ıslanmadım ve birlikte çoook keyifli vakit geçirdik. Chesky Krumlov’u da unutulmazlar arasına aldık tıpkı Girona tıpkı Saraybosna gibi.

Oradan Dresden’e geçtik. Elbette yağmurluydu. Yani bir Almanya şehrinin kuru olması zaten nerede, ne kadar sıklıkta görülmüş ki … Oldukça garip bir gündü aslında. Ruhum da hava gibiydi. Ama yine de avuçlayacak toto bulup keyfimizi yerine getirmeyi bildik. Çoook görmek istediğim bir şehirdi. Bizimkini de biraz sürüklemiş oldum ama o kadar da görülmesi gereken bir yer değilmiş. Olsun bir fazladan şehir gördük işte 😉

Sonra yine bavul, uçak ve İstanbul…

Sonra ben yine gittim bir yerlere gittim ama kar kış kıyamet olur, fazla sorumluluk yüklemeyeyim diyerek yanıma almadım içim cız ederek. Oysa alsaydım 3-5 şehir daha görecektik birlikte…

Ama olsun yine giderim yine alırım yanıma yine gezeriz birlikte…

Şimdi Çin’de üretilip Barcelona’dan İstanbul’a taşınan bir yağmurluk için çok fazla anlam yüklediğimi düşünüyorsunuz değil mi?

Bilmem belki de öyle, ama birlikte anı biriktiriyoruz.

Rengarenk fotoğraflarımız, kocaman kahkahalarımıza eşlik ediyor azıcık parıldayan ördek başı yeşilimle…

Alt tarafı bir yağmurluk mu?

Asla 😉

Her giydiğimde anlarıma, anılarıma eşlik eden, yenilerine ortam hazırlayıp eskileri hatırlatan, yüzümde minicik gülümsemelere neden olan…

İyi ki ❤️

 

Yine düşecek hasır şemsiyelerin gölgesi üzerimize…

Yine düşecek hasır şemsiyelerin gölgesi üzerimize… Yine tek derdimiz bikini izleri olacak.
Yine tek düşüncemiz ”akşam ne içsek, yanında ne yesek?” olacak.
Yine deniz soğuk diye söyleneceğiz.
Yine Poseidon’la pazarlığa oturacağız kuzeyden estirmesin diye… Kuzey batıya, karayele belki razı geleceğiz yine… Yine kekik kokusu işleyecek iliklerimize kadar.

Yine Ege rüzgarı savuracak saçlarımızı maviye doğru…
Yine anasona doyacağız her iki kıyısında da Ege’nin… Zeytin dallarının altında serinleyeceğiz yine…
Yine üzümüne, bağına, yaprağına saygıda kusur etmeyeceğiz… Önümüz yaz ne de olsa 😉
O zaman;

Yaz kapıdayken ilkbaharın tadını çıkaralım doya doya 😘

Başka bir ‘’ben’’

Yaklaşık bir ay önce Prag’daydım. Şehir ve görülecek yerler hakkında eğer hala görmemişseniz başka bir yazımda detaylı bilgi vereceğim. Biraz beklemelisiniz 😉  Ondan önce şehrin bana ne hissettirdiğini anlatmak istiyorum…

Seneler seneler evvel evlilik hazırlıkları yaparken ve aslında hiç evlilik hayali kurmayan biri olarak, düğün dernekten köşe bucak kaçan bendeniz, rica etmiştim; ”Gel burada evlenmeyelim. Kimseye bir şey söylemeden Prag’a gidelim mesela, çevirelim sokaktan geçen iki kişiyi, şahit olmalarını isteyelim, konsoloslukta evlenelim.” kabul etmemiş, ”Annem” demişti… Benim de annem var ama bu bana ait bir gündü anneme değil ve her düğüne davet edilen yüzlerce kişinin günü de değil. Benim, bizim günümüz sadece…

Prag’a gitmeye ikna edememiştim ama en azından düğünden paçayı sıyırmıştım! İşte o günden bugüne de Prag’a yolumuzu düşüremedik. Geçen sene bir niyetlendik ama bizim dört ayaklı velet hastalanınca onu evde bırakıp gidemeyeceğimize kanaat getirip vazgeçtik.

Ve geldik 2019’a.

”Hadi” dedik. Kalktık gittik. Kasvetli sayılabilecek bir şehir. Fazlasıyla gotik, fazlasıyla siyah ama bir o kadar renkli, bir o kadar cıvıl cıvıl… İçinden su geçen şehirlere duyduğum hayranlıkla daldım içine… Öyle düşüncelerle bastım ki her bir arnavut kaldırımına, günde 30.000 adım ortalamayla… Kendimi aştım biraz. ”Eskiden yapmazdım” dediğim şeyler yaptım umursamadan, sadece kendim için. Bulunduğum ortamdan,  her şeye rağmen inadına zevk alarak ördeğimi yeyip şarabımı yudumladım sakince…

Sakinliği öğrendim. Evet 42’imde sakinliği öğrendim. Ve böylece kendimi daha çok duyabildim, daha iyi hisseder oldum. Kabuk değiştirdim Prag’da. Başka bir ‘’ben’’ oldum belki de…

İyi mi, kötü mü? Zamana bıraktım bunu… Bambaşka bir şehirde de bu  sorunun cevabını alırım belki 😉