Kategori arşivi: SANAT

Uğursuzluğu yok eden insan

Ağır bir isal geçiriyordum. Her sabah tamam artık iyileşmiş olmalıyım diyerek yataktan kalkıyordum ama hayır yine tuvaletin yolunu tutuyordum. Baya baya motoru bozmuş ve artık doğal detoks diyerek kendimi avutacak durumdan hayli uzaklaşmıştım. Amiyane tabirle kıçım tutmuyordu ve o halde nasıl konsere gidecektim! Konser? Evet, Cranberries konseri! Aylardan Temmuz, yıllardan 2010’du.
Daha önce canlı izlememiştim. Heyecanlıydım ve gitmem gerekiyordu konsere. Ömrümde ilk kez isal için ilaç içmiştim. Kesmemişti. Bir tane daha içmiştim. İlaçların etkisiyle bütün bir ömrüm boyu kabız olacak olsam umurumda değildi. O konsere gidecektim!
Ve gittim…
Fotoğraf aradım. Hikayeleri olan fotoğraflar ama bulamadım 🙁
O siyah melek kanatlı kostümünü mesela, çekmemişim demek… Dün ne yediğimi hatırlamam oysa ama Dolores’in kostümünü geçtim kendi giydiklerimi bile hatırlıyorum. Beyaz t-shirt, ördek başı yeşili etekliğim ve parmak arası kahverengi parmak arası sandaletlerim. Poz vermemişim demek o eteğimle…
Ve işte fotoğraf ararken o güne dair düştüğüm tek kayıtla karşılaştım. Uğursuzluğu yok eden, her ne yaşıyorsam o günlerde o kara bulutları uzaklaştıran insan dün çekip gitti buralardan…
Not: 16.01.2018 tarihinde yazmışım…

İnanamadım. İnanamam ki… İnanmayacağım ki…

Son derece garip günler geçiriyoruz. Koskoca bir dünya eve kapandık ve bekliyoruz. Bazen salgının geçmesini beklediğimizi düşünüyorum bazen de ölümü…

Muhtemelen herkes gibi inişli çıkışlı bir ruh halindeyim. Twitter kullanımını asgari düzeye indirdim. Hiç bakmıyor değilim ama ‘bi arkadaşa bakıp’ çıkıyorum 😉 çünkü okuduklarımın beni üzmesini bir kenara bırakıyorum ruh sağlığımı bozuyor. Korkutuyor ama haber de almak lazım dünyadan. Arada işte minik minik girip bakıyorum ve dün bir haber takıldı gözüme. Rexx’in tahliye edildiği ve kapandığı yazıyordu.

”The Silence of the Lambs”i mesela orada izlemiştim. Bir yerinde çok korkup yanımda oturan adamın bacağını tutmuştum gayri ihtiyari… Sonra kızarıp bozarıp elli tane özür dilemiştim. Ama öyle böyle tutmak değil. Adamın bacağını baya bildiğiniz sıkmıştım bütün kuvvetimle. Rezalet diz boyu 🙂

Sonra ”Speed”i izlemiştim mesela. Heyecandan koltuğa yattığımı, ön koltuğu ittiğimi saçımı başımı yolduğumu anımsıyorum. Şimdi beni o eski Rexx’in o bölünmeden önce giriş katındaki büyük salonuna koysanız koltuğu bile gösterebilirim.

Sonra sonra ”Independence Day”e bir arkadaşımla gidecektik. o kadar kalabalıktı ki sinemanın önünde buluşmayı becerememiştik. Cep telefonumuz yoktu henüz. Ben biletimi alıp salona girmiş o kalabalıkta arkadaşımı bulmuş uzaklardan el sallamıştım.

Sonra sonra sonra  Hugh Grant’in bir filmine gitmiştim bir arkadaşımla. Filmi anımsayamadım.  IMDB’den kopya çektim şimdi. Sanki ”Sense and Sensibility”di. Yine o bölünmemiş büyük salonda orta koridorun oradaki sırada iki arkadaş oturduk. Önümüzden yer gösteren görevli ile Aygen’in etekliği geçti. ”Aaa Aygen’in eteği” dedik. Sonra çanta dikkatimizi çekti, ”Aaa Aygen’in çantası”. Sonra görevli etekle çantayı yanıma oturttu. Başımızı yana çevirdik. Aaa Aygen!

Nasıl güldüğümüzü,  o kahkahaların o salonda nasıl yankıladığını sözcüklerle ifade edemem.

film nasıl mıydı? çok sıkıldığımızı anımsıyorum 🙂

Daha ne filmler izledim…

Mesela ”Born on the Fourth of July”ı izledim. En ön sırada, sol baş koltukta oturdum. Yanımda babam… Salon doluydu çünkü bulabildiğimiz tek yerdi… ”Olsun” demiştik ”en ön sıra da olsa en köşe koltuk da olsa izleyeceğiz bu filmi”…

”Robin Hood” sonra annemle birlikte izlemiştik. Ortalarda bir yerde oturmuştuk. Çok yakın bir arkadaşım babasıyla gelmiş arkalarda bir yerde oturmuştu.

Çok acayip detaylar dökülüyor beynimden… Çok gereksiz görünüyor değil mi?Neden bunu anımsıyorum ki?

Sonra İstanbul Film Festivali heyecanı, önünde girdiğim onca sıra… İzlediğim onca festival filmi… Önüme açılan onca bambaşka dünya, hayat, ufuk….

Sonra sonra AVM’ler açılmaya başladı. İçlerine konforlu sinemalar yerleşti. Koltukları yatan, kalkan, masaj yapan… 3 boyutlu filmler gelmeye başladı…

Sonra sonra her filme gitmeyi bırakır olduk. Seçmeye başladık. Her filmi izlemediğimiz gibi izlediğimiz filmleri de ”bu evde izlenir”,  ”bunun için sinemaya gitmeye değmez” demeye başladık. Her şeye oturduğumuz yerden ulaşabilir olduk.

Ama ben direnebildiğim kadar direndim.

Bir filme gidelim dendiğinde hemen ”Rexx’te var mı?” diye sordum. Senelerdir hep ilk Rexx’e baktım. Orada varsa başka yere gitmedim. Sorana ”Rexx’e gidiyorum çünkü ayakta kalmalı!” dedim. Tek başıma ben bütün filmlerimi orada izlemeye devam ettim. Mesela çantama biralarımı koyup ”Bohamian Rapsody” izlemeye gittim. Koltuğuma kuruldum, film başlayınca sessizce biramı açtım, içerek izledim. Keyfile…

En son The Rise of Skywalker’ı izledim orada. ”O film orada izlenmez!” diyenler oldu. ”Hayır bu film burada izlenecek.” dedim. Çünkü beni ben yapan 3 sinemadan biri…

Ve şimdi yok öyle mi?

İnanmayı reddediyorum.

Keşke bu salgın geçip gittikten sonra ipimizi koparmış gibi kendimizi sokağa attığımızda ilk oraya gitsek. Ne kadar salonunda ne kadar film varsa hepsini izlesek….

Keşke birileri Merkel gibi çıkıp ”Sanata ve sanatçıya destek olacağız, şu kadar milyar euro bütçe ayırdık.” dese. Kiralarını, sabit giderlerini devlet güvencesine alsa…

Keşke yerel yönetimler el atsalar…

İBB, Kadıköy Belediyesi… Vergi almasalar mesela. Su faturasını iptal etseler….

Bu kadar mı değersiz… Onca anının, onca yaşanmışlığın hiç mi değeri yok?

İnsanlar ölürken bu mudur dert diyeceksiniz belki? Evet budur! Çünkü insanın umuda ihtiyacı oluyor. orasıysa bir umut kaynağı. belki bir film izleyip hayata daha başka gözle bakmanızı sağlayacak, belki sıkı sıkıya sarılmanızı sağlayacak bir yer…

Çünkü ölmez de hayatta kalırsak o salona deli gibi ihtiyacımız olacak! kafamızı dağıtmak, yeniden mutlu olabilmek, gülebilmek için…

Soruyorum, Rexx için, gençliğim için, geçmişim için, anılarım için soruyorum;

Artık çok mu geç? Çok mu umutsuz yeniden var edebilmek…? Rexx’i kurtarabilmek?

 

 

 

Hüzünlü ama tutkuyla yaşanan bir hayat…

Hayır doğum günü değil. Hayır ölüm yıl dönümü de değil…
Benim çok etkilendiğim kocaman bir başarı hikayesi.
Biraz hüzünlü ama tutkuyla yaşanan bir hayat…

Bu ülkenin yetiştirdiği belki de en önemli isimlerden… Bence en önemlisi, en hak edeni hatta…

Zeynep Oral’ın kaleminden “Tutkunun Romanı” vardır benim kendisiyle tanışmama vesile olan kitap… Ortaokuldaydım bir arkadaşım  hediye etmişti. Okurken hissettiklerimi hala anımsarım…
Bir de bu; Evin İlyasoğlu kaleminden Ben Leyla Gencer La Diva Turca.
Ara ara açıp hayatından kesitler okuyorum… Fotoğraflarına bakıp, anıyorum… İyi ki bu dünyadan böyle insanlar geçmiş de ruhumu besliyorlar… Huzur içerisinde uyusun 🙏

“Seyircisi olsun ya da olmasın. Önemli olan oynamak…” #leylagencer❤

Beni ben yapana sonsuz sevgiyle…

 

Bizim ailede gelenektir o… Babadan çocuklarına geçen…
Misal kardeşimin ismi…
Kerem gibi’den gelir…
Ben koymuştum
Kerem gibi’yi okuyordum çünkü o aralar
Bağır bağır…

Kadıköylüyüm mesela
Eskiden buralar fulya tarlasıymış
Ondan öğrenmiştim
Marika’yı buralarda bir yerlerde öpmüş çünkü…

Zeytine aşığım, baya kendimi bildim bileli hem de öyle bacak kadar veletliğimden beri… Ölümden korktuğum halde ölüme inanmadığımdan belki… Kim bilir belki bir yerde bir zeytin olarak hayatıma devam edeceğimden…

Ondandır belki elimin yöneldiği, sevdiğim, okuduğum, yediğim, içtiğim her şeyde biraz pisişikçe etkisi olması…

Bilinçaltımdır
Beni ben yapanlardandır

İyi ki doğmuş da ben de ben olmuşum 🙏

Not: Fotoğrafta tam arkasında duran dedem Mustafa Yücetürk ❤🙏

Anılar, mekanlar ve zaman…

Bazı yerler vardır, oralarda yaşadığınız anıları unutmazsınız. Ve bazı anılar vardır, nerelerde yaşadığınızı asla unutmazsınız. Mekan ve eylem bir bütün olur. Zamanı ise geniştir, hatta belki yoktur…

İşte öyle mekanlardan biridir Moda Sineması benim için. İlk ne zaman gittiğimi hatırlamıyorum. Ama çok küçük olduğumu ve annemin elinden tutarak gittiğimi hatırlıyorum. Aslında o zamanlar oranın tam olarak ne olduğunu da bilmiyordum. Sinema salonundan falan bihaberdim. Bizim gitme amacımız, o zamanlar içerisinde bulunan Cumhuriyet Kitapevi’ne ulaşmaktı. Muhtemelen filmin başlamasını bekleyenler tarafından salona giriş yapılan alandaki boşluk hınca hınç doldurulur ve deli gibi sigara içilirdi. Biz annemle duman altındaki insanlardan zarifçe izin isteyerek kitap evinin içine girer ve kuytu köşelerde, alt raflarda, başka kitapların arasında Nazım Hikmet kitapları arardık. Bulup ödemesini yapar ve çıkardık. Sonra bir sürü başka şeylere sarıp sarmalayıp, atkıların berelerin arasında postaya verip teyzeme gönderirdik. Annemle hiç konuşmadık bunu ama şimdi geriye bakıp düşündüğümde benim orada bulunma sebebim bir kamuflajmış gibi geliyor.

İşte uzun bir süre Moda Sineması demek, Nazım Hikmet demekti benim için. Biraz macera ve yoğun bir sigara dumanı…

Sonra bir gün, “Schindler’s List” izlemeye girdim. Artık büyümüştüm ve oranın bir sinema salonu olduğunu biliyordum. Üstelik artık Cumhuriyet Kitapevi de yoktu orada. Filmin en dramatik anlarından birinde oturduğum eski tip sinema koltuğunun kırılması sonucu yere düşmüş ve gülme krizine girmiştim. Filmi izlemeye gelenlerin nerdeyse tamamı ellerinde mendilleri ağlarken ben, gülmekten kendimi alamıyordum. Tam da o an, Nazi subayının küçük kızın şakağına silahını dayadığı o an, hiç oturduğunuz koltuk kırılabilir mi? 

O andan itibaren Moda Sineması benim için o kırık koltuk oluverdi. 

Ve aradan yıllar geçti…

Moda Sineması önce yenilendi. Kırmızı yumuşak koltukları oldu. Ya da mavi… Hatırlamıyorum bile. Sonra kapandı. Bir süre hizmet vermedi… Belki savaşamadı AVM’lerin içindeki sıra sıra sinema salonlarıyla, bilmiyorum… En son ne zaman yolumun düştüğünü de hatırlamıyorum.

İşte aradan yıllar yıllar geçtikten sonra, bugün bir film izlemek için girdim kapısından içeri.  Filmden daha sonra bahsedeceğim ama biletimi aldıktan sonra biraz oyalanmak için en sevdiğim yerlerden biri olan sahaflara daldım. Eski, kim bilir kimlerin elinden geçen, içlerine ne notların düşüldüğü, kim bilir kaç tane farklı çiçeğin kurutulduğu kitaplar… Hepsine dokunmak ve koklamak elbette mümkün olmuyor her zaman. Ara ara dikkatimi çeken bir kaçını içime çekip dolaşmaya devam ettim. Ve hemen ayaklarımın dibinde, yerde minik bir kutu dikkatimi çekti. Bir sürü fotoğraf… Bazısı siyah beyaz, bazısı renkli. Renkli olanlar, fotoğrafın baskı kalitesinden ve renklerinden kendilerini ele veriyorlar “biz 80’li yıllardan geldik bugünlere” diye. Bir nikah masası, telli duvaklı bir gelin, yanında damat deftere imza atılıyor. Düşününce bir insanın hayatında ne önemli bir an… Ve orada, bir sahafta, yerde, bir kutunun içerisinde… Belki kendilerini hiç tanımayan biri gelip alacak… 

Sonra aklıma geldi, dedem öldükten sonra boy boy, kocaman albümleri yer kaplıyor diye annemle oturup ayıklamıştık resimleri. Tanımadığımız insanların olduğu fotoğrafları yırtmış, tanıdıklarımızı ve bize ait olanları başka bir albümde toplamıştık.  

Biz yırtmayı seçmiştik ki belki de hata etmişiz. O satmayı seçmiş… Bir yerlerde başka birilerinin evinde yaşayacak belki…

Peki ya bizlerin fotoğrafları? Facebook’ta Instagram’da yayınladıklarımız… Kaçımız onları bilgisayarlarımıza atıp saklıyoruz? Dahası yedekliyoruz? Daha dahası bastırıyoruz? Anlık hafızalarla bütün fotoğraflarımızı maksimum bir ay sonra farkına bile varmadan yırtıyoruz oysa ki… Unutulup gidiyor belki de… Ya da telefonumuz/bilgisayarımız bozuluyor, hatta benim başıma geldiği gibi çalınıyor ve bütün fotoğraflar yok oluyor. 

Sanırım Moda Sineması artık biraz da sahaflardaki o kutu benim için…

Beynimde bu düşünceler, yavaş yavaş merdivenleri inmeye başladım. Artık adı Moda Sineması değil Moda Sahnesi’ydi.

Nerdeyse bir senedir aktif olan Moda Sahnesi’ne bir türlü yolumu düşürememiştim. Biraz buruk, annemin elinden tutup indiğim merdivenleri inerken, sevdiğim adama “bak burasıydı o Nazım kitaplarını aldığımız Cumhuriyet Kitapevi” dedim. Tekrar dekore edilmiş son derece şık görünen aşağıdaki o boşluğun o zamanlar duman altı olduğunu söylemeyi de ihmal etmedim.  Elimdeki programa bakarak ve birkaç oyunu gözüme kestirerek izleyeceğim filmin gösterileceği salona girdim. Rengarenk koltukları olan temiz pak, minicik bir salon. Film, Başka Sinema’nın vizyona soktuğu bir film. 

Başka Sinema mı? O bambaşka bir yazının konusu olabilir. Ama festival filmlerini seviyor ve Hollywood dayatmalarından sıkılıyorsanız, mutlaka takip edin derim.

Ya bugün?

Evet, Moda Sineması artık Moda Sahnesi ve benim için biraz da Başka Sinema benim için.

Sinemayı yok etmeden, bu hale getiren, Moda Sahnesi yapan, Başka Sinema’ya fırsat tanıyan ve çoğu oyununu izlediğim, özellikle Tehlikeli Oyunlar’daki performansına hayran olduğum Seyyar Sahne’ye kapılarını açan, o 12 adama teşekkürlerimle… 

Not: Bu yazıyı 2014’te yazmıştım. Üç gün önce bir Facebook hatırlatması olarak önüme düşünce; bir iki minik değişiklikle eski yazılarımı da burada toplamaya karar verdim.

Nesrin Yücetürk

02/11/2014